19 Şubat 2011 Cumartesi

Pişmanlıklarımız


Ne  büyük  laftır:

''Yaptığım  ya da yaşadığım hiç bir  şeyden pişman değilim.''

Öyle  derler, pişmanlıkları  altında  ezilmek  istemeyenler. Gerçek  midir? Bilemem.
Ben  böyle  büyük  büyük  laflar  edemem. Doğrusu, '' keşke  yapmasaydım,''  ya  da  ''keşke  buna  meydan  vermeseydim'' dediğim pek  çok  pişmanlığım  olmuştur.

Yanından  bile  geçmek  istemediğim,  bana  yaşam  dersi  veren, hem  başkalarını  hem  kendimi  üzen durumlar  ya  da kararlar bunlar. İnsanız  sonuçta, her  an  mantıklı, adil  ve kararlı  olamıyoruz.


''Yaptığım  ya da yaşadığım hiç bir  şeyden pişman değilim.'' bir savunma  yöntemi  ve  kandırmaca bana  göre.

Ne  var  ki; ''neden  yaptım, ah  keşke yapmasaydım?'' handikapına  girmek  de hiç  bir  yararı  olmayan mazohist  bir duygu,  düşünce  hali.. Hatalardan, yanlış  kararlardan  kazanılan  deneyimler, varılan  sonuçlar   kişiliğime olumlu  katkılarda  bulunduğu  sürece,  canımın  acımasına  katlanabilirim. Yenilerini yapmama konusunda daha  tutarlı  olabilirim. Yanlış  ve  doğrularımızla,  daha  iyi  insan  olma  yolunda ilerleme  göstermemiz her  şeyden  önemli.  ''Neden  yaptım?''  diye  acı  çekmek  yerine,  ''ne  kazandım?'' diyebilmek..

17 Şubat 2011 Perşembe

Ulusça Bağımlıyız



Sabahın  yedisi. Yürüyüşçüler  ve  erkenden  işbaşı  yapmak  zorunda  olanlar  yollarda. Bir  de  öğrenciler  var..Çoğunun  elinde değişmez iki bağımlılık  göstergesi,  sigara  ve cep telefonu. Daha  yola  çıkar  çıkmaz iki  kişi,  hem  konuşuyorlar,  hem  de tüttürüyorlar. En  çok  okul formalı  çocuklarda görünce  üzülüyorum. Hiç  de  az  değil  sayıları.'' Yapmayın! Yapmayın!! '' diye  bağırasım  geliyor. Hiç  bir  yararı  olmayacağını  bile  bile.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Çocuklara Tecavüz Edenlere Düşünülen Ceza, Hadım Edilecekler !

(Hadım sözcüğü  benim tabirim  değil,  aynen  böyle  verildi  haberlerde)

Bugün  gazetelere  göz  atarken okudum,  kadın  vekillerin  girişimi  ile  bir  eylem  planı  hazırlanmış. Şöyle vermiş gazete:

''Kadın vekiller çocuk istismarcılarına karşı bir eylem planı hazırladı. Bu eylem planıyla birlikte, tecavüzcünün cinsel istekleri ilaç tedavisiyle sıfır noktasına inecek Çocuklara yönelik cinsel saldırıda bulunanlara şok cezalar geliyor. Hakim karşısına çıkan tacizcilerin, ''Tahrik vardı'' gerekçesine sığınmalarına son vermeyi amaçlayan Eylem Planı'a göre, çocukların hiçbir biçimde suçluyu "tahrik" etmeyeceği görüşü esas alınıyor.''

Haksız da  sayılmazlar  böyle  bir  cezayı düşünenler. Hiç  bir  çocuk ,  hayatını  karartacak istismarı  hak  etmez. Avrupa'da  Polonya'da, İngiltere'de  ABD'de bazı eyaletlerde bu  uygulama  varmış. Ayrıca  cerrahi  bir  uygulama  olmayıp  ilaçla  pasifize  ediliyormuş suçlular.
Cezasının bir bölümünü çekenlere''İster hapis yat ister bu tedavi'' seçeneği sunulacak.

Bu  bir  tedavi midir? Yoksa ceza  mıdır? Çok  tartışılacak. Çünkü  bazı  hukukçular  ve  tıp doktorları  şimdiden, tedavinin  kişi  onayı  olmadan  uygulanmasının insani  olmadığını söylemeye başladılar. Ben bu konuda insani  düşünemiyorum demek ki. Bilimsel  de  düşünemiyorum. Sadece  ve  sadece  çocukları  düşünebiliyorum.Tecavüze  maruz kalıp  hayatı  kararan  çocukları  ve ne  yazık  ki  bundan  sonra bu  korkunç  olayları  yaşayacak  olan  çocukları  düşünüyorum. ''Çözüm  değil''  diyen hukukçulara  ve  tıp adamlarına  diyorum  ki, o  halde  çözümü  söyleyin.  Söylemekle  de  kalmayın, uygulayın..

Bir  süre  önce Oprah Winfrey'in realite  showunda çocukluğunda  istismar  edilmiş  onlarca  yetişkin  konuk  edildi. Yaşamlarının  nasıl  karadığını göz  yaşları  içinde  anlattılar. Aralarında  kişilik  bölünmesi ya  da başka ağır psikolojik  rahatsızlıklar yaşayanlar   vardı. Bizde  yok  mu? Hem de tahmin  edilenden  çok.  Saklanır,  asla  dile  getirilmez  ama köyünden  kentine  her  yerde  yaşanır  bu  acılar.


İnsanlık  suçlarından  en  çok  kanımı  donduranlardan  biridir  çocuklara tecavüz.   Savunmasız  ve cinselliğin  ne  olduğunu  bile  bilmeyen  çocuklara yapılan  bu iğrenç  suç en  ağır  şekilde  cezalarla karşılık  görmeli  bana  göre. Sonuç  olarak sosyal  bir  yaranın  çözüm  arayışlarını  o  parti, bu  parti  meselesi olarak görmek  istemiyorum. Hiç  bir  konuda  sempati  ile  bakmadığım iktidar  partisinin  konuyu  ele  alması  bu  düşüncemi etkilemez.Yeter  ki  bu  arayışlar olumlu  sonuçlar  versin.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Nedir Bu Hayvanların Suçu?

  Çok  daha  korkunç  görüntüler  var  ama içim  elvermedi paylaşmaya...

 

Hayvanlar Üzerinde Deney Yapan Kozmetik Firmaları

Kozmetik endüstri dev bir pazar. Her gün piyasaya sürülen yığınla kozmetik ürünün, yıllar içinde milyonlarca hayvanın yaşamına sebep olduğunu biliyor muydunuz?

Kozmetik ürünlerin bileşenleri olabilecek yeni maddeler için genellikle tavşanlar ve kemirgenler üzerinde vahşi deneyler yapılıyor. Bu maddeler zehirlilik, deri ve göz tahrişleri, deri alerjilerine yol açma, kalıtsal bozukluğa ve kansere neden olan özellikler bakımından test ediliyor. Bu ve buna benzer pek çok örnekte hayvanların, insanların güzel görünmeleri uğruna acı içinde öldürüldüklerini görüyoruz. Tabii bu durum kamuoyunun gözlerinden uzak köşelerde yapıldığı için kimse görmüyor; göz görmeyince de vicdan umursamıyor.

Kozmetik Endüstrisinin Uyguladığı Hayvan Deneyi Yöntemleri
Draize Testleri
Draize göz tahriş testleri, ilk olarak 1940’larda, ABD Gıda ve İlaç İdaresi çalışanlarından J.H. Draize’in, tavşanların gözlerine sıkılan bir maddenin ne kadar tahriş edici olduğunu belirleyen bir derece geliştirmesiyle kullanılmaya başlandı.
Bu testlerde hayvanlar genellikle sadece başlarını dışarıda bırakan aletlere sıkıştırılıyor. Böylece hayvanın gözünü kaşıması ya da ovuşturması engelleniyor. Test edilmek istenen madde (örneğin, göz farı, rimel, çamaşır suyu, şampuan v.b.) her bir tavşanın tek bir gözüne damlatılıyor/sürülüyor. Hayvanların alt göz kapağı dışarı çekiliyor ve böylece oluşan çanağa madde konuyor. Sonra göz kapatılıyor. Bazen birkaç kez madde tatbik ediliyor. Tavşanlar her gün gözlemlenerek, gözlerinde şişme, çıban, enfeksiyon ve kanama olup olmadığı saptanıyor. Çalışmalar bazen üç hafta sürebiliyor.

Bazı maddeler o kadar ciddi bir hasara yol açıyor ki, tavşanların gözleri bütün temel niteliklerini kaybediyor. İris, gözbebeği, kornea tek bir patolojik dokuya benzemeye başlıyor. Araştırmacılar testin sonucunu etkilememek koşuluyla bazen az miktarda topikal anestezi uygulayabiliyorlar. Bunun, iki hafta boyunca gözüne kimyasal madde damlatılmış bir hayvanın acısını azaltması mümkün değil.






LD 50 (Lethal Dose – Yüksek Doz) Testleri

Bir maddenin ne kadar zehirli olduğunu belirlemek için “akut oral toksisite testleri” yapılmaktadır. 1920’lerde geliştirilen bu testlerde hayvanlara - ruj ve kâğıt gibi yenmeyen maddelerde olmak üzere - çok çeşitli maddeler ya zorla ya da boğazlarına soktukları bir tüple yediriliyor.
Standart testler 14 gün süreyle uygulanıyor, ama bazıları 6 ay bile sürebiliyor – tabii hayvanlar hayatta kalırsa. Deney süresince hayvanlarda kusma, ishal, felç, kasılma ve iç kanama gibi klasik zehirlenme semptomlarına rastlanıyor.
En bilinen akut toksisite testi LD 50 (Lethal Dose) testidir. LD 50, “yüzde 50 öldürücü doz”, yani deneye dahil edilen hayvanların yarısını öldüren madde miktarı anlamına gelmektedir.

Hayvan Deneylerinin Alternatifi Yok Mu?

Tabii ki, hayvan deneylerinin alternatifleri var. Bugün dünyanın en büyük kozmetik firmalarından REVLON, AVON ve ORIFLAME gibi uluslararası kozmetik şirketleri, ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmiyorlar. Yeni ürünlerini alternatif deney yöntemleri kullanarak test ediyorlar. Avon 1989 Nisan’ında, Eytex denilen sentetik bir madde üzerindeki testlerin olumlu sonuç verdiğini ve bundan böyle deneylerini bu madde üzerinde uygulayacağını açıklayarak, hayvan deneylerine alternatif bir deney yöntemini kamuoyuna açıklamıştır.

Özellikle Amerika ve Avrupa’daki hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü hareketleri sonucunda çoğu kozmetik firması da alternatif deney yöntemlerini kullanmaya başlamışlardır. Bazı firmalarsa, (örneğin Procter & Gamble) sadece mevcut ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmeyeceklerini açıklamaktadır. Oysa bu tür açıklamalar firmaların tüketici kitlesini kaybetmemek için yaptığı laf oyunlarıdır. Çünkü bu firmalar, içeriğini değiştirdiği ürünlerde veya piyasaya yeni süreceği ürünlerin testlerinde hayvanları kullanmaya devam etmektedir.

HAYVANLAR UZERINDE TEST YAPAN FIRMALAR

Arm & Hammer; www.armhammer.com
Bic Corporation; www.bicworld.com
Chesebrough-Ponds; www.pondssquad.com
Church & Dwight (Aim, Arm & Hammer, Arrid, Brillo, Close-up, Lady’s Choice, Mentadent, Nair, Orange Glo International, Pearl Drops); www.churchdwight.com
Clairol (Aussie, Daily Defense, Herbal Essences, Infusium 23, Procter & Gamble); www.clairol.com
Clorox (ArmorAll, Formula 409, Fresh Step, Glad, Liquid Plumber, Pine-Sol, Soft Scrub, S.O.S., Tilex); www.clorox.com
Colgate-Palmolive Co. (Hills Pet Nutrition, Mennen, Palmolive, SoftSoap, Speed Stick); www.colgate.com
Cover Girl (Procter & Gamble); www.covergirl.com
Dial Corporation (Dry Idea, Purex, Renuzit, Right Guard, Soft & Dri); www.dialcorp.com
Johnson & Johnson (Aveeno, Clean & Clear, Listerine, Lubriderm, Neutrogena, Rembrandt, ROC); www.jnj.com
Lever Bros. (Unilever); www.unilever.com
L’Oréal U.S.A. (Biotherm, Cacharel, Garnier, Giorgio Armani, Helena Rubinstein, Lancôme, Matrix Essentials, Maybelline, Ralph Lauren Fragrances, Redken, Soft Sheen, Vichy); www.loreal.com
Max Factor (Procter & Gamble); www.maxfactor.com
Mead; www.meadweb.com
Melaleuca; www.melaleuca.com
Mennen Co. (Colgate-Palmolive); www.colgate.com
Noxell (Procter & Gamble); www.pg.com
Olay Co./Oil of Olay (Procter & Gamble); www.oilofolay.com
Oral-B (Procter & Gamble); www.oralb.com
Pantene (Procter & Gamble); www.pantene.com
Physique (Procter & Gamble); www.physique.com
Playtex Products (Banana Boat); www.playtex.com
Procter & Gamble Co. (Clairol, Cover Girl, Crest, Gillette, Giorgio, Iams, Max Factor, Physique, Tide); www.pg.com
Reckitt Benckiser (Easy Off, Lysol, Mop & Glo, Old English, Resolve, Spray ’N Wash, Veet, Woolite); www.reckittbenckiser.com
Richardson-Vicks (Procter & Gamble); www.pg.com
Schering-Plough (Bain de Soleil, Coppertone, Dr. Scholl’s); www.sch-plough.com
S.C. Johnson (Drano, Edge, Fantastik, Glade, OFF!, Oust, Pledge, Scrubbing Bubbles, Shout, Skintimate, Windex, Ziploc); www.scjohnson.com
SoftSoap Enterprises (Colgate-Palmolive); www.colgate.com
Suave (Unilever); www.suave.com
Unilever (Axe, Dove, Lever Bros., Suave, Sunsilk); www.unilever.com
Procter&Gamble, Colgate we Unilever en cok hayvan testi yapan gruplardir. Bu gruplarin yuzlerce firmasindan alisveris yapmadiginiza emin olmak icin yanlarinda belirttigimiz internet sitelerinden kontrol edebilirsiniz. Parantez icine eklediklerimiz bu gruplarin bilinen firmalaridir.
Her yeni bilgi isiginda listemiz surekli guncellenecektir

HAYTAP DENEY GERÇEĞİ GRUBU

6 Şubat 2011 Pazar

Kusacağım (böyle) Sevgiden



Nedir  sevgi? Gerçeğini  bulan gören  var  mı? Vardır  bir  yerlerde  ama göstermelik  olanı, yaz  boz  tahtasına döneni, imitasyonu, ucuzu, çabuk tüketileni, sıkılınca bir  köşeye  atılanı  pek bol..Durum  böyle  olunca  da istismara  açık  bir  konu. Öyle  ya maddiyatın en  önemli  kavram  olduğu  bir dünyada  yaşıyoruz. Neden  bu  konuda para  kazanılmasın? Üstelik  insanlar öyle  aciz  ve  yol  gösterilmeye  muhtaç ki;  bir  gün  belirlensin. İşte  size  SEVGİLİLER GÜNÜ.

O  günde  mutlaka  sevgilinize  bir  hediye  almalısınız. Ama  ennnn uygunu, ennnn güzeli bilmem  ne  marka giysi.. Yok canım, olur  mu,  bir  tek  taş. Hayır  hayır,  siz  bizim  çarşaflardan  alın  kalpli  kalpli. Aaaa,  bizim  tesisimizde  sevgililer  günü  yemeği  yemelisiniz. Çiçeğinizi  bize  sipariş  verin...Diğer  günler  çuvala  girdiği  için  bunları  mutlaka o  belirlenen  günde  yapmalısınız. Sonra  maazallah  sevgiliniz hayal  kırıklığına  uğrar, size  küser.

İşte  bunun  gibi   yüzlerce  reklam,  yüzlerce  ilan.  Bunları  gördükçe  kusacağım..Biz  aciz  ve  sevgimizi  anlatmakta  yetersiz  olan  insanları  yönlendiren  iyilikseverlere  de  minnet  duymam  gerekirken  nankörlük  ediyorum..

29 Ocak 2011 Cumartesi

Ne de olsa insanız


Çevremizde olanları eleştirmek doğamızda vardır.  Örneğin başkalarının giyimini, davranışlarını eleştiririz. Oysa herkesin  giyim zevki ve olanakları  bizim düşündüğümüz  gibi  olmak  zorunda  değil. Davranışları ise başkalarına ve çevreye zarar  vermediği, kötü  örnek olmadığı  sürece kendini  ilgilendirir. En  iyi  niyetli  olanımız  bile zaman  zaman başkalarını gereksiz  yere  eleştiririz.

Doğamızda  olan  bir  başka  şey  ise hatalarımızdan  dolayı başkalarını  suçlamaktır.  Bu  bir  savunma  mekanizması  ya da kaçış  yolu olabilir ama asla  sorunlara çözüm getirmez.

Neyse ki  doğamızda  olan zayıflıklarımızı, olumsuz  özelliklerimizi törpüleyecek zeka ve yeteneğe  sahibiz. Biraz  sağduyu  sahibi  insanlar bunu  başarabilir.

Yöntem basit; önce  en  yakınımıza,  yani  kendimize bakarak yaşamı  daha  çekilir  hale  getirmek mümkün.  Hem böylesi insana  daha yakışır  bir davranış değil mi?  Amaç suçluluk  duyguları  geliştirmek değil  elbette.   Önemli olan olumsuz  durumun gerçek  nedenini  görüp yaşanılandan bir  ders  alabilmek...

6 Ocak 2011 Perşembe

Sicko


Bugün ikinci  kez  ünlü  Amerikalı belgesel yönetmeni Mıchael Moore'un, Amerikan Sağlık  Sistemi'ni  sorguladığı belgeseli Sicko'yu izledim. Konu  her  ne  kadar bizim  dışımızda  gibi  görünse  de bu belgesel, toplumların  en  önemli gereksinimlerinden  biri  olan  sağlık  hizmetlerinin  nasıl  para  kazanma  alanı  olarak kullanıldığını ve oluşturulan  sistemde kar  edebilmenin  insan  sağlığından  çok  daha  fazla önemsendiğini tüm  çıplaklığı  ile  gözler  önüne  seriyor.

Michael Moore'un 2007 Cannes Film Festivali'nde ödüllendirilen filmi "Sicko" (Hasta), Amerikan sağlık sistemini eleştiriyor ama bununla da kalmıyor, onun alternatifini somut olarak ortaya koyuyor. İnsanca bir yaşamın, ücretsiz sağlık ve eğitim sisteminin var olabileceğini gösteriyor. 
 Şu  an  mevcut  sistemde,  piyasada hakim  olan  sigorta  şirketleri  tarafından,  sisteme  dahil  olmak  için pek  çok  elemeden  geçen insanların,  sisteme  dahil  olduktan  sonra bile,  ciddi  rahatsızlıkları  durumunda,  sırf  şirketlerin  ödeme  yapmamak  adına nasıl  elenip, açıklarının  arandığı  canlı  tanıklarla  ve  yaşanmış  olaylarla  anlatılıyor. Sigortası  olamayan  bakıma  muhtaç  hastaların  hastaneler  tarafından   nasıl  sokaklara  terkedildiğini gösteren  görüntüler  de  var.
Amerikan sağlık sistemi parası olmayanı kapsamıyor, onu kaderine terk ediyor. Aynı zamanda da hükümet yetkilileri tarafından genel ve ücretsiz sağlık sistemine ve ücretsiz ilaç dağıtılmasına yönelik düşmanca söylemler ortaya atılıyor. Tüm bunların “sosyalizm” olduğu ve “Amerikan özgürlüğü”nü yok edeceği söylenmekte, örneğin Kanada’nın sağlık sistemi kötülenmektedir. Ücretsiz sağlık sisteminin uygulandığı Kanada’da hastaların tedavi için aylarca beklediği, doktor olmadığı vb. iddialar ortaya atılmaktadır. Bunun üzerine Kanada’daki hastaneleri gezen Moore, tam tersi bir durumla karşılaşır. Buradaki sağlık sistemi hızlı ve kaliteli bir şekilde yürütülmekte, tedavi masraflarını devlet karşılamaktadır. ABD’de olduğu gibi hastaneye getirilen bir kişinin parasına değil sağlık durumuna bakılmakta, kimse hastaneden alınıp yol ortasına atılmamaktadır. Bunun üzerine Moore, Fransa ve İngiltere’yi de ziyaret eder ve benzer durumlarla karşılaşır. Buralarda da kamu sağlığı ücretsizdir, insanlar hastanelere para vermemekte ve çok düşük bir fiyata ilaç satın almaktadırlar.
Moore’un en radikal hareketi ise 11 Eylül saldırılarından sonra enkaz altındakileri kurtarmaya çalışan bir grup itfaiyeci ve sağlık görevlisini ABD’ye göre yasadışı yollardan Küba’ya tedavi amaçlı götürmesidir. Bu insanlar, enkaz altından sağ kalanları çıkarmak için gönüllü olarak çalışmış ancak bir süre sonra solunum yetersizliği hastalıklarına yakalanmışlardı. Ama tedavi masrafları devlet tarafından karşılanmadı. Kübalı doktorlar bu insanları tedavi ettiler ve gereken ilaçları kendilerine sağladılar. ABD’de 200 dolara aldığı ilacın Küba’da 5 cent olduğunu gören sağlık görevlisi bir kadın öfke ve gözyaşları içinde isyan ediyordu. Moore, belgeselinde Küba’nın dünyanın en gelişmiş sağlık sistemlerine sahip olduğunu, hemen her sokağa bir sağlık merkezi düştüğünü, Küba’da çocuk ölümlerinin en az yaşandığını, ortalama yaşam süresinin de ABD’den uzun olduğunu bize gösteriyor. Aynı zamanda ABD’li kurtarma görevlilerini davet eden Kübalı itfaiyecilerin onları onurlandırmasını ve aralarında kurdukları kardeşçe ilişkiyi de gözler önüne seriyor.

Belgeseli  izleyince  Amerika'daki  yankılarını  merak  ettim  ve  araştırdım.
Moore’un tüm bu yaptıkları Bush yönetiminin öfkesini üzerine çekmeye yetmiş. İlk başta belgeselin gösterimi yasaklanmaya çalışılmış. Bu durum kamuoyu tepkisiyle önlenmiş ancak her ihtimale karşı filmin bir kopyası ABD dışında tutuluyor. Buna rağmen Michael Moore’a Küba’ya yönelik uçuş yasağını kırdığı için soruşturma  bile açılmış.. Moore bu belgeselin Bush ya da ABD karşıtı olmadığını söylemekle birlikte, bunlardan daha güçlü bir karşıtlık yaratıyor. “Biz neden bu hale geldik” diye başladığı soruları insanına önem vermeyen bir sistemi ve sistemi var eden tekelci sermaye gruplarını ve onların politik destekçilerini de sorgulatıyor. Moore, sadece sistemi eleştirmekle kalmıyor, onun alternatifini somut olarak ortaya koyuyor. İnsanca bir yaşamın, ücretsiz sağlık ve eğitim sisteminin var olabileceğini gösteriyor. Kendine özgü tarzı, mizahı ve kararlılığıyla saygı duyulacak bir çalışma ortaya çıkarmış.
Tüm  bunları okuyunca,   farklı  bir  sistemimiz  olsa  da bizde yaşanılan çarpıklıklar ve korkunç  durumlar  bir  film  şeridi  gibi  geldi  gözüme. Elbette benim  aklıma  gelen  örnekler bir  buzdağının  görünen  ufacık  parçaları  ama  insanın tüyleri  diken oluyor;
Neler  yok  ki  bizde  de:
Hastane  kapılarında  sürünen insanlar  fazlası  ile  sıradan  görüntü  bizim  için.  Bir  günde seksen  yüz  hastaya  bakmak  zorunda  olan olan doktorlar  da..
Sistemdeki  aksamalar yüzünden eczanelerden  ilacını  alamayan hastalar...
Aids mikrobu  taşıyan  kan  verilen  insanlar  mı  istersiniz.
Platin  yerine demir  protez  takılan hastalar mı...
Katarakt  ameliyatı  kampanyası  ile  kör  edilen  köylüler  mi...
Bir  hastanede küvezde   aynı  anda  ölen   bebekler  mi..
Acaba  bizde  de  bir  Roger Moore çıkıp  bu  konuları  cesurca  gözler  önüne  seren bir  belgesel yapsa,  kamuoyunda biraz  bilinçlenme  ve  hakkını  arama  isteği  oluşturabilir  miydi? Tabii  ki  bu  belgeseli  gösterebilecek  bir  tv kanalı bulabilirse...