14 Nisan 2011 Perşembe

Listelerin Düşündürdükleri

Günlerdir  sabırsızlıkla  bekliyordum  aday  listelerinin  açıklanmasını. Şaşırdım  mı? Hayır. İçime sindi mi? Hayır. Bana ters  gelen, hayal  kırıklığı  yaşatan  tercihleri  ya  da  dışlamaları değerlendirirken ,  teoride  ve  pratikte   çatışan gerçekleri  de  göz  ardı  etmemek  gerektiğini  biliyorum.  Şöyle  ki,  öncelikle siyasi  parti  açısından hedef  en  çok  oyu  alabilmek. Yani  bu  işler  ince  hesaplar  gerektirir. Listelerin  belirlenmesinde,  hak  edenin  yer  almasından çok,  oy  hesapları  ve  parti  içi güç  çekişmelerinin  belirleyici  olacağını  çocuklar  bile  tahmin  edebilir.
Diyelim  ki inandığınız parti,  dünyanın  en  tutarlı kararlarını  alıp en  adaletli listelerini  hazırladı ve  ‘’ne iyi, ülke  insanı  bu  durumun  bilincine  varıp  tereddütsüz  oyunu  kullanır’’  desem  kim  inanır  bana? Hiç  kimse.. Çünkü , bu  ülke  insanının  hangi  koşullarda , hangi  kıstaslarla  oy  verdiği  gerçeğini  herkes  bilir. İşte   o  bilmem  hangi  sebepten  bu  insanları  başa  geçirme ve  sonunu  görememe kronik  rahatsızlığı  modundakilerin   oyları   çoğunlukta  olduğuna  göre, listelerde  oynanan  oyunları  tartışmaya  gerek  var  mı?  Bir de kararsızlar var tabii ki.  Kararsızların ve  her  iki  tarafa  da  eşit  uzaklıkta bulunan,  kendinin  de  ne  olduğunu  pek bilemeyenlerin oylarını  tırtıklamak bile  önemli  partiler  için.
Bana göre, ‘’Ne  yapsam? Kime oy  versem?’’ Handikabı  ise sadece  listelerde  olan  ya  da  olmayan  isimlerden   kaynaklanmıyor.  Gerçi  bazı  isimlerin  olup  olmaması son  derece  içimi  acıtsa  da, özellikle  son  dönem  dış  politikada yaklaşımlar   ve  ABD’ye yaranma çabaları  yüzünden, zaten  siyasi  duruş olarak  bana  güven  veremeyen  CHP’yi  nasıl  değerlendireceğimi  bilemiyorum.
Çünkü,  yüzde  on  barajı  nedeniyle,  oyumun  boşa  gitmesini  istemiyorum. Yani  istemeye  istemeye  CHP’ye  oy  vereceğim.  Altı  ok  çizgisinden  gitgide  uzaklaşan, bazı uygulamaları  ve  söylemleri  ile AKP’den  pek  de  farklı  olmayan bir  partiye   kerhen  oy  vereceğim.

10 Nisan 2011 Pazar

Hüzünlü Bir Aşk Öyküsü

Sinema  denince Meryl Streep  yere  göğe koyamadıklarımdan.

1949 doğumlu Amerikalı oyuncu,  hem tiyatroda, hem televizyon yapımlarında hem de sinema başyapıtlarında rol alıyor.  iki kez Oskar Ödülü’ne layık görüldü, 13 adaylıkla da Oskar’a en çok aday olan oyuncu olma ünvanını taşıyor. Benim  gibi  milyonlarca  hayranı var. Gelmiş geçmiş en yetenekli aktrislerden biri olarak görülüyor.
Oyuncu, New Jersey’de büyümüş. Vassar Koleji’nde drama okumuş ve buradan mezun olduktan sonra Yale Üniversitesi’nin drama bölümünde güzel sanatlar alanında master yapmış.
Birçok eleştirmen tarafından yaşayan en iyi sinema oyuncusu olarak gösteriliyor. Ayrıca rol yaparken her dili mükemmel bir şekilde konuşabiliyor.
Hakkında daha pek  çok  bilgi  derlenebilir  ama Meryl Streep'in  İtalyan asıllı  aktör john Cazale ile  yaşadığı  büyük  aşk  bizde pek bilinmez. Bu  hüzünlü  öykü meşhur Love Story filmine  taş  çıkartır.

Büyük  aşk, Meryl  henüz  yeni  parlıyorken  yaşanmış. Şimdi, John Cazale  de  kim  diyenler olabilir.Al Pacino'nun başrol oynadığı Dog Day Afternoon filmindeki "Sal" rolü ile çıkardığı  müthiş  performansı  anımsayanlar  mutlaka vardır.

Oynadığı beş uzun metrajlı filmin beşi de Akademi Ödülleri'ne En İyi Film kategorisinden aday gösterilmiştir.

Şimdi  asıl  konumuza  dönecek  olursak,  yani  Meryl ile John'un   büyük  aşkına;
Aktör  1962'de  başladığı  sinema  kariyerinde  çok  iz  bırakan  karakterleri  canlandırmış  ama  1978'de  kariyeri  sonlanmış.  Çünkü  kemik  kanserinden  ölmüş.  Öldüğü  sıralarda  Meryl  Streep'le  nişanlılarmış. Sinema  ile  ilgili  bir  belgeselde John Cazale' nin kısa    yaşamını,  sanat  kariyerini  ve  son  günlerini izledim.  Hastalıkla  nasıl  mücadele ettiğini, Meryl Streep'in onun  son  anına  dek verdiği  desteği görünce  büyük  oyuncuya  hayranlığım  daha  da  arttı.

31 Mart 2011 Perşembe

Anne Sütünden Dondurma

Sabah  gazetede  okuyunca  ''Yok  artık, daha  neler!!''  diye  sesli  olarak  konuştum  kendi  kendime...

İngiltere'de  bir  firma, 300 gramına 37 lira  ödeyerek aldığı anne sütünden  viski  ya  da  kokteyllerin  yanında  servis  edilen  dondurma  üretiyormuş..
Firmanın  sahibi Matt O'Conner'ın  dondurması  şikayet  üzerine Westminster  Belediyesi tarafından  incelemeye  alınmış  ama  sonuçta  sakıncalı  bulunmamış..
Şu  anda  14  kadının  sütü  kullanılıyormuş  ve  sırada  bekleyen  200  kadın  gerekli  testlerden  geçmeyi  bekliyorlarmış.
Dondurmanın  porsiyonu 20  sterlinden satılıyormuş.
''Satılıyormuş''  sözünü  yazarken  ne  kadar antipati duyduğumu  tahmin  edersiniz.  Para  kazanma  hırsı neleri  kullandırıyor, görüyorsunuz.  ''İnsanın  yavrusuna  hiç  bir  karşılık  beklemeden verdiği  anne  sütü  piyasaya  düştü''  diye  yazmışlar  gazetede.
Süt  verecek  anneleri  internet aracılığı  ile  verilen ilanlarla buluyorlarmış. Şimdi  şaşırmaya  devam; anne  sütünden  sonra iki  şok  edici  projeleri  daha  varmış  firmanın. Verdikleri  ipucu  ise,  iki  vücut  sıvısı  daha ...
Not: Haberin  doğruluğundan şüpheniz  varsa  şu  sayfaya  bakın.
http://www.rockingfacts.com/ice-cream-made-from-human-breast-milk-on-sale-in-london/

30 Mart 2011 Çarşamba

Anadolu Dervişi Victor Ananias



Victor’u  tanımak  için  bu  sayfayı  görün.
http://www.bugday.org/portal/index.php
O’nu  tv’de  bir  belgeselde  görmüştüm  ilk  kez.  Kaz Dağları’nda  küçük  bir  köyde  toprak ve doğa  adamı  olarak  yaşayan   biriydi.  Sıradan  toprak  insanlarından  ayrılan  yönü  ise  hiç tanımadığı insanların hayatlarına çabaları ile katkıda bulunmasıydı.  Çevresiyle  bütünleşmesine,  doğaya  ve  insanlara  verdiği  değerin  göstergesi  olan  yaşam tarzına  hayran  kalmıştım.
Victor Ananias’tan  söz  ediyorum.  Belki  adını  duyan  vardır ama yaptığı işleri  bilen  var mı ? Ya   bu  Anadolu'nun alçak gönüllü dervişinin  artık  aramızda olmadığını bilen var  mı? Televizyon  kanallarında  ana haber bültenlerinde , hele  hele  magazin  ağırlıklı programlarda  söz  edilmediğine  göre,  olduğunu  sanmıyorum.  Ben  de  bugün bir  gazetenin  hafta  sonu  ekinde  tarımla  ilgili  sayfasında  okudum ve çok  üzüldüm..
Türkiye'de yaşarken,  zaman  zaman  dünyayı  dolaşıyor,  köyüne  dönüp  nasıl  daha  yaşanılası  bir  dünya  oluşturabileceğimiz  konusunda  kafa   yoruyor   ve  insanlara  yol  gösteriyordu  bu  genç  adam.
Genetiği bozulmuş gıdalara karşı uzun yıllar mücadele etmiş. Yıllardır çıkarttığı Buğday dergisiyle, yaptığı aktivitelerle ve çeşitli dernek oluşumlarıyla organik tarımın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışmış. Organik tarımı bıkıp usanmadan üretene, tüketene anlatmış. Organik ürünlerin insanlara ulaşması için gece gündüz çalışmış.
Yaşamını  araştırınca  şu  satırlar  çıktı  karşıma:
''O bir Dünya vatandaşıydı
Ege'nin küçük bir köyünde erdemli bir yaşamın peşine düştü. Hayatını bu ideali yaymaya adadı. İlk mesleği aşçılık oldu. Yemekteki izlerin peşine düşerek dünyayı dolaştı. Ama ayakları onu hep Anadolu'ya götürdü. Ege'nin yeşil ve verimli toprakları Victor Ananias'a farklı bir sır fısıldıyordu. Victor bu sırrın peşinde koştu. Nereye giderse gitsin Anadolu'ya geri dönüyordu.
Hayatı boyunca organik tarımın insanlara ve topluma faydalarını anlattı. Çalışmaları, Buğday Derneği ile sınırlı kalmadı. Çok çeşitli dernekler kurarak tüketiciye organik ürünleri sundu.''
Victor  gibi  insanlar  bu  dünya  için  çok  lazım.  Ne yazık  ki  onu  çok  erken  kaybettik. Toprak  ve  gönül  insanı  Victor,  huzur  içinde  uyu!

5 Mart 2011 Cumartesi

Yeni Adres

siyahklavye.wordpress.com  Blog  adımız  ve  adresimiz değişti. Yeni  tanışmış  olsak  da bekleriz  efendim.

3 Mart 2011 Perşembe

Taşındık!

 Blog adımız Siyah Klavye olarak değiştirildi. Worldpress Şeytanın ''Yaz!'' dediklerini kabul etmedi.

Yeni adresimiz:

http://siyahklavye.wordpress.com/

 Yazılarımı  buradan okuyabilirsiniz.

1 Mart 2011 Salı

Galiba Burada Son Yazım

 Güzel  başlamıştı,  çabuk  bitti...

Az  önce Sittirella  ile  yorum aracılığı  ile  kısa  bir mesajlaşmamız  oldu. Önerdiği  gibi  blog  şablonumu  değiştirdim. Hatta yine  yorum  olarak  da  belirttim,  ''galiba boşuna olacak'' diye.


İzlediğim bir  kaç blog sayfasını ziyaret  etmek  istedim,  engellenmiş  olduklarını  gördüm. İçim  sızladı. Deneyimli  olanlar bloglarını yedeklemişler  ve  yeni  adreslerine  yönlendiriyorlar. Bazıları  da (benim  gibi) ne olduğunu  tam  anlamadan hiç  hazırlıksız  yakalanmışlar  bu  duruma . Benim  üç  beş  paylaşımımın  pek  önemi  yok, yeni  başlamıştım  yazmağa ama  uzun  süredir  emek  veren  ve  epeyce  yol  almış harika  blog sayfaları  vardı. Onlar  için  üzüldüm.Yazık  oldu  bunca  emeğe.


Belki bu  çarpık durum  düzeltilir  ilerde..Hoşça kalın....