İnsan İlişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan İlişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Biri bana masal anlatsa..

Masal diyorum..

Bildiğiniz eski masallardan.

Kaf Dağı'ndan, dere tepe düz gidilen, sonra da bir arpa boyu yol alınan gizemli ülkelerden...

Masal dinlemek istiyorum, eski masallardan.

Onların bir ruhu bir mantığı vardı.

Yenileri var ya; kandırmaca.. Canım acıyor dinledikçe.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Kısa kısa -şeytanın yaz dedikleri



Kim olduğumu bilmediğim anlar oluyor. Neyse ki genellikle kim olmadığımı biliyorum..

Kim demiş pek de iyi bilmiyorum. Napolyon galiba;
''Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya çalışacaksın'' diye. Adam mazohist midir nedir?

Eski kocam çok hastaymış. Hızlı yaşamak istedi, hızını alamadı, tökezledi. Şimdi ağlaması içime dokunmadı değil. Umarım iyileşir.. ''İyi ol ama benden uzak ol!''

Pazarda, genç kadını ağlatan yaşlı cadıyı görüyorum ara sıra. O olayı yazmıştım daha önce. Yine aynı hain bakışlarla sağa sola bakıyor, çatacak yer arıyor sanki. ''Umarım evrene gönderdiğin tüm olumsuz enerji dönüp seni bulur yine!''

Hüsnü Mübarek 30 yıl demir yumrukla yönetti. Şimdi kafeste yargılanıyor..

Dereden tepeden, içselden dışsaldan bunca alakasız laftan sonra Lao Tzu geldi aklıma:
''Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir, karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.''

Bu bilgece sözlerden bir şeyler çıkarılabilir. Ben seviyorum Lao Tzu Usta'yı. 2500 önce yaşamış ama hala birilerine yol gösterebiliyor.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Sadece konuşuruz


Uzmanız biz. Yani çoğunluğumuz öyle!
Eleştiri uzmanı...
Benlik şişmesinden kof, amaçsız bir şekilde yalnızca laf üretmekle öylesine meşgulüz ki; bir şeyleri düzeltmek için bir şeyler yapmak aklımızın ucundan geçmez.

Eleştiride, başkalarını suçlamakta uzmanız. Bakın çevrenize;
hemen herkesin söyleyecek sözü vardır etraftaki olumsuzluklar için. Başkalarının yaptıkları, davranışları, yaşam tarzı yüzündendir kötü giden durum.. Çevre pis, insanlar düzensiz, saygısız, değer bilmez, acımasız vs. vs.. Peki bu insanlar kim??? Biziz...

22 Temmuz 2011 Cuma

Elsa ile Aragon


Yüzyılın  en  büyük  aşkları denilince  ilk  aklıma  gelendir  onlar....
Moskova'da, 1896'da doğan  Elsa Letonyalı bir Yahudi  ailesinin  kızıymış.   İç  mimarlık  okumuş. 1917 devriminden bir yıl sonra Moskova'da görevli Fransız  subayı Andre Triolet  ile Paris'te  evlenmiş.  Evliliği  yalnızca  iki yıl  sürmüş.
Ve bir gün... La Coupole lokantasının barında, Louis Aragon ile göz göze gelmişler. Aragon, Elsa'dan ; Elsa, Aragon'dan  çok  etkilenmiş.. Sanıyorum gözleri  ile  konuşmuşlar. Birbirlerine bakarken kendilerini görüyorlardı belki. Boşuna yazmadı herhalde Aragon, "Elsa'nın gözleri..." şiirini.
Aragon  son  yüzyılın en büyük ozanlarından.  Dada ve sürrealizm sanat akımlarının öncülerinden, yazar, şair  ve eleştirmendi.  1939’da  evlenen  çift  gerçek  anlamda  bir  efsane  olmuş. Montparnasse'daki Istria oteli  aşk  yuvaları  olmuş. O yıllarda şair, yazar  çizer takımı otellerde yaşarmış daha çok. Ama  bir  yuva  özlemi  duymakta  olan  biricik  aşkına   orman  içinde  bir  ev  vermek  istemiş Aragon. ‘’ Benim  küçük  öksüzüm’’  dediği kadını  mutlu  etmek  en  büyük  amacı. Dostları fotoğrafçı Cartier Bresson'dan  altı  hektarlık  bir  orman içinde  eski  bir su  değirmeni satın  almışlar.  İç  mimar  olan Elsa  döşemiş  değirmenden bozma evi.
Picasso, Fernand Leger, Pablo Neruda, Paul Elouard, François Nourrissier, Jean Richard Bloch, değirmenin sürekli konuklarıymış. Hatta Abidin Dino ve Nazım Hikmet de geçmişler değirmenden.
16 Haziran 1970 günü, Elsa gözlerini dünyaya kapamış. "Kızıl At"ın sayfalarına yazdığı gibi, değirmenin bahçesine gömülmüş. On iki yıl sonra Aragon da yanına gelmiş. İki aşık, özel bir yasayla o bahçede yatıyorlar artık.
Ünlü değirmenin içinde, zaman Elsa'nın öldüğü gün durmuş gibi. Aragon'un mor kravatı bir etajerin üstüne atılmış. Kravatın yanında Pablo Neruda'nın onlar için düzenlediği fantezi bir aşk mönüsü var. Dışarda ise Rostropovitch'in, Elsa bahçeye gömülürken çaldığı Bach müziği ve Elsa'nın çok sevdiği bülbül sesleri duyuluyor hâlâ.
ELSA'NIN GÖZLERİ
 
 Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerindeUçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdaylar üzerindeKaranlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlarBen bu radyumu bir pekbilent taşından çıkarttım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Perumdur benim Golkondum, Hindistan'ımKainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.
ARAGON
ELSA'YA ŞİİRLER 
 Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Zaman sensin
Zaman kadındır ister ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu durdurulmuş zamanın işkencesi mavi çanaklarda kan gibi
Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler Asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgim hiçbir zararın erişemeyeceği yerde bugün sevgim
Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak birşey ellerin için kararan birşey bakışının altında
İşte bu yüzdendir sık sık seni seviyorum deyişim
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakca kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim Bu konuşma
Ateşte şu tatsız cızırtıyı çıkaran sudur o kadar
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden Pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim.
ARAGON

6 Mayıs 2011 Cuma

Dostluk Üzerine

Dün Sarah'yla  yazışınca  onu  ne  kadar  çok  özlediğimi  anladım. Her  yıl  onunla  geçirdiğim   dört  beş  ayın  yaşamıma  ve  kişiliğime  neler  kattığını,  aynı  şekilde  onun  da  bizlerle  olmaktan, dünyayı  aynı  değerlerle  kavrayıp  çevreye  bir  şeyler  kazandırabilmenin  onurunu  birlikte  yaşamaktan  mutlu  olduğunu  biliyorum..
Günümüzde  gerçek dostlukların yerini  sığ  ve  günübirlik ilişkilerin alması oldukça  sıradanlaştı. Maddi  çıkarların  ön  planda  olması neredeyse  teşvik  edilir hale  geldiğinden, bu  konuda  duyulan rahatsızlıkları  dile  getiren  söylemler  de anlamsız boş   laflar  olarak  algılanır  oldu. ''Günümüzde''  diye  başlayan  ve benim  yukarıda  sözünü  ettiğim  türde düşünceleri  içeren  tümceler   sanki,  eskiden  maddiyata  dayalı  ilişkiler yokmuş  gibi algılanıyor.  Oysa,  dün  de  bugün olduğu  gibi ,  insan yaşamında temiz  ve güzel olan insan  ilişkilerinin  yanı  sıra,   her  türlü çarpıklıklar, çıkar  çatışmaları, bencillik  vs  vardı.  Ne  varki  artık  eskiyi  arar  hale  geldik, daha ben  merkezli  yaşar  olduk. İşte  bu yüzden  neredeyse  binde  bir  rastladığımız  gerçek  dostlarımızın  değerini  bilme  konusunda  çok  hassasım. Yalnız  kendini düşünmeyen,  başkaları  için  de  çaba  gösteren,  beklentisiz  sevgilerle  üreten, paylaşan, yaşam  hakkı kavramını  kendi  yaşamının  odak  noktası  yapan;  doğayı,  hayvanları çok  seven, insanları  hataları  ile  sevebilen ama  onların daha  iyi insanlar  olmaları  için  çaba  gösteren,  başaramazsa  hiç  olmazsa  başkalarına  zarar  vermemeleri  için  çırpınan  kaç  insan  var  çevrenizde? Bence  insanların  milliyeti,  dini,  dili hiç  önemli  değil. Yüreği  ve  beyni önemli..

26 Nisan 2011 Salı

Huriye İngilizce Öğreniyor



Geçen  yılın  yaz  başlangıcıydı.  Erje Ayden’in  Türkçe’ye  çevrilmemiş  bir  romanını (Ayrılık Acısı)  okuyordum.  Erje Ayden Amerika’da  yazdığı  çoğu  polisiye  türü  olan  ronmanları  ile  tanınan  ilginç  kişilikli  bir  Türk  yazar. Bu  güne  dek  hiç  bir  romanı  Türkçe’ye çevrilmemiş  nedense. Daha  sonra  ayrıca  söz  edeceğim  kendisinden  ve  kitaplarından.
Rutin  işleri  düzenleyip kocaman  bir  demlik  dolusu  çayımla ve  kitabımla verandaya  atıyordum  kendimi.  Huriye’de bir  yandan  ev  işleri  ile  uğraşıyor,  arada  bir  şeyler  söylemek ya  da sormak  için  geliyordu  yanıma. ” Kara’nın  maması  bitmiş  abla, alıp  geleyim  mi?” ya da ”bugün yaprak  saralım  mı?”
Kitabımı  okumaya  başlayınca  reel  dünyamdan  koparım çoğu  kez. Bazen  hayret  sözcükleri  çıkar  ağzımdan,  bazen  güler  bazen  de  kızarım. İşte  yine  böyle  dalmışken Huriye’nin bana  merakla  baktığını  farkettim. ”Abla  ne  okuyon?” dedi. ”Ayrılık  Acısı  diye  bir  roman”,  dedim.  Romanın  adı  ilgisini  çekti ve  hemen  talip  oldu  okumaya. ” Bitirince  ben  de  okuyayım” dedi  heyecanla.
”Okuyamazsın  Huriye’cim, bu  kitap  İngilizce,  çevirisi  de  yok  bildiğim  kadarıyla”  dedim.  O  an  gözlerindeki  hayal  kırıklığı etkiledi  beni. ” Merak  etme,  bir  başyapıt  sayılmaz,  hem  ben  sana  özet  olarak  anlatırım  bitirince”  dedim ama  ”Keşke  ben  de  İngilizce bilseydim ”  diye  söylendi. Kitabı  bırakıp  gülümsedim;
”İstersen  öğrenebilirsin, bu   imkansız  değil. ”  deyince,  beklediğim  soru  geldi. ”Sen  öğretir  misin?
Hiç düşünmeden  yanıtladım:
-Tabii  ki  öğretirim,  seve  seve..
Ne  var  ki,  bir  dili iyi  derecede  konuşabilmek,  okuyup  yazabilmek,  kolay  öğretmenin  garantisi  değil.  Dil  öğrenmenin  teknikleri  var. Ben  öğretmen  olmadığama  göre doğal  yöntemi  seçmek  zorundaydım.  Lisedeyken  bize İngilizce  öğretmek  amacı  ile  uygulanan yöntemlerin  ne  kadar  ilkel  ve  yetersiz  olduğunu,  90  yıldır  öğrencileri  sıkan Misis ve Mister Brown  dialoglarını  geçirdim  aklımdan.  Biz  Huriye  ile  bir  çocuğun  konuşmayı  annesinden  öğrenmesi  gibi  günlük  yaşam  dialogları şeklinde  çalışacaktık.  Yeri  geldikçe  de  yazma  okuma  çalışmaları  yapacaktık.  Daha  sonra  ona  dil  öğreten  profesyonel  Cd setlerinden  de  aldım. İngilizce yazılmış  bir  kitabı okuyacak  düzeye  gelmesi  için sıkı  çalışmalara   girişmesi  gerektiğini  söyledim. Bu  işlerin  sabır istediğini, bir  kaç  günde  sıkılabileceğini  anlattım.  Biraz  tereddüt  etti,  ”Acaba  benim  işime  yarar  mı  bu  İngilizce? ” diye  düşündü.  ”Yaramaz  olur  mu? En  azından  kitap  okur,  film  izlersin, bir  işe  girebilirsin ”  diye  heveslendirdim.
Ve Huriye ile derslere başladık.
Huriye  yaz  boyunca  işlerini  bitirip  İngilizce  çalıştı. Her  gün  yeni  sözcükler,  yeni  cümle  kalıpları öğrendi.  Sayfalar  dolusu  yazdı,  okudu ve o yaz  bir  lise  öğrencisinden  daha  iyi  İngilizce  öğrendi.

Can Kız Huriye


Huriye’nin  köyünün  kadınları.
Huriye  ile nasıl  tanıştığımızı   anlatmıştım  size. Okumamış  olanlar  için  kısaca  söz  edeyim.
Hiç  tanımadığım  bir kentin  şirin  sahil  kasabasına yeni  taşınmıştık. Aslında   taşınma  değil  bir  kaçıştı  bizim  durumumuz.  Büyük  kentin  karmaşasından,  temposundan ve  stresli  yaşantısından  kaçıp sakin  bir  yerde  kafamızı  dinleyip daha  üretken  olmayı başarmaktı  amacımız.  Eşim işleri  nedeni  ile  sık  sık  diğer  illere ve   yurt dışına   gidip geliyordu.  Bense  lisansüstü eğitimimi  tamamlayıp  yarım kalan  tablolarıma devam etmek  zorundaydım.  Bu  yüzden neredeyse  ani  bir  kararla taşınıverdik  bilmediğimiz  bu  yere.  Hatta evi  bile  görmeden her  nasıl  olursa  olsun razıyım  diyerek  gelmiştim  gelmesine  ama uzunca  bir  süre yaşayacağım  evin yuvaya  dönüşmesini  de çok  istiyordum. Tam  o  günlerde  eşim  yine  önemli bir  iş  için Yunanistan’a  gitti. Yerleşilmemiş  bir  evle, ders  kitaplarımla başbaşa  tek  başıma  kalakaldım. Bir  de  köpeğim  Kara  ile..
Kimseyi  tanımıyordum.  Pazarcı  kadınlardan  birine ev  işleri ve  eşyaların yerleştirilmesi  için yardımcı  bir bayana ihtiyacım  olduğunu  söyledim.  ”Kimlerdensin?  Ne  iş  yaparsın?”   diye bir  güzel  sorguya  çekildikten  sonra  evimi  tarif  edip  dönmüştüm  eve. En  gerekli  eşyalarımı  çıkarıp  bir  yandan  da  derslerime  çalışırken günler  sonra  Huriye  çıkıp  gelmişti.  Yukarı  köydenmiş. Hiç  ev  işine  gitmemiş  daha  önce.  Bu  yüzden  korkarak,  çekinerek  gelmiş.  İçeri  girince  de  tedirginliği  geçmedi. Etrafa  bakınırken odaya  başka  biri  girecekmiş  gibi  kapılara  kayıyordu  bakışları. Evde  yalnız olduğumuzu, Kara’dan ve  benden  başka kimse  olmadığını eşimin  en  az  on  gün  gelemeyeceğini  anlattım.
Kafasında,  eski  Türk filmlerinde  gördüğü  bir hizmetçi ve  hanım  kompozisyonu  çizmiş. O  yüzden  tedirginmiş. Bunu  sonradan gülerek  anlatmıştı  bana.
Huriye o  günden  sonra  düzenli  olarak iki  ay  her  sabah  geldi  ve  akşam  üzeri köyüne bıraktım. Fazla  konuşmayı  sevmeyen  yapması  gereken  işleri  gayet  iyi  yapan  bir kızdı. Zamanla ne  iş  yapacağını  söylememe gerek  kalmadan  ev  yaşamımıza adapte  oldu  ve  evin  kızı  gibi Kara’yı  gezdirme, kek  yapma,  çiçeklere bakma gibi  işleri de  gönüllü  olarak  ve  sevinçle  üstlendi.  Sınavlar  için  İstanbul’a  gidişlerimde  evimin  anahtarını ona  bıraktım.  Dönünce  hazırladığı  sürprizlerle  inceliğine  hayran  kaldım.
Huriye  bizimle  kaldığı  sürece  resim  sanatı  ile,  klasik  müzikle,  edebiyatla  tanıştı. Önerdiğim  kitapları  ödünç  alıp  okudu,  kitap  okumanın  çok  keyifli  olduğunu  anladı. Ülke  gündemindeki olayları  dikkatle  izleyip bazen  üzüldü,  bazen  mutlu  oldu. Eğer  biraz  zaman  ayıracak  durumda  isem mutfakta  bir  şeyler öğrenmesi  için çaba  gösterdim;  çünkü  öğrenme  isteği  ile  dolu  yetenekli  bir  kızdı  Huriye.  Ben  de  ondan  bir  şeyler  öğrendim.  Örneğin  hamur  açmayı  denedim  ama pek  başarılı  olamadım. Tığ  işleri  konusunda  ders  aldım  bir  kaç  kez.  Fena  da  olmadı  yaptıklarım. Bu  süre  içinde  dikkatimi  çeken  Huriye’nin asla  özenti  bir  tip  olmadığıydı.  Giyimini  kuşamını  kendine  yakışmayacak  şekilde  değiştirmeye  çalışan  köylü  kızlar  vardı  çevrede.  Tuhaf  takılar  takıp  altı  kaval  üstü  şişhane  deyimini  anımsatan kızlar.   Huriye  onlar  gibi  değildi. Kendi  koşullarında  gayet  uyumlu  giyiniyor, giydiklerini  yakıştırıyordu.
Aradan  bir  ay  geçince  ben  sormadığım  halde kendi  yaşamından  ve  öyküsünden  söz  etmeye  başladı. Demek  ki  bena  bunları  paylaşacak  kadar  güven  duyuyordu.
Bir  ablası, iki  kız  kardeşi  ve  bir  de erkek  kardeşi  vardı Huriye’nin.  Kız  kardeşlerinden   biri  epilepsi  hastasıydı.  Anne  ve  babası çalışkan  iyi  insanlardı.  Yine  de eğitimsiz  ve  dar  çevre  insanı  olmaları   yüzünden  çocuklarına  yeterince  iyi  anne  baba  olamamışlardı.  Örneğin  iki  ayda  gördüğüm  özellikleri  ile  Huriye  mutlaka  okuması    gereken  zeki  bir  kızdı.  diğer  kızlar  da  zekiymiş, ”hele  biri erkek  gibidir,  traktör  kullanır,  evde bozulan  her  şeyi  tamir  eder”  diye anlattı. Epilepsi  olan  kız  kardeş  ise  bilinçli  bir  anne  babaya  sahip  olsa  hastalığı  bu  denli  ilerlemezdi.  Bunu,  babasını  ikna  edip  bu  kızcağızı   götürdüğüm  nöroloji  uzmanı  da  söyledi.
Şimdilik  burada  kalsın  Huriye’nin  öyküsü. Bir  dahaki  yazımda  evlendirilmesini  ve  küçük  yaşta  bambaşka  bir  ülkede yaşadığı deneyimleri anlatacağım.

Huriye ile Tanışmamız



Çalışan kadınsanız,  artı yazıyor  ve  çiziyorsanız,  ev  işlerini  mutlaka sistemli  yapmak,  belli  bir  düzeni  sağlayıp  bu düzeni sürekli  kılmak  zorundasınız.    Bu  sistemi   oluşturamadığınız,  işleri  aksattığınız  zaman  huzursuzluğunuz  mutsuzluk  boyutuna  ulaşıyorsa yardım  almak  zorundasınız,  başka  yolu  yok.
Zaman  zaman yardıma  ihtiyaç  duyup ev  işleri  için  yardımcı aldığım oldu. Sayılarını  tam  olarak  anımsamıyorum  ama  gündelikçi   olarak,  farklı  evlerde,  farklı karakterde  ve  yaşlarda epeyce  emekçi  kadınla  tanışmış  oldum  bu  güne  dek.  Bazıları  aileden  biri  gibi  oldular,  sevgimi  saygımı kazandılar.  Bazıları ise zaafları, karakterlerindeki  olumsuzluklarla beni  üzdüler.
Emeğin  değerini  bilen, her  işe  saygı  duyan  biri  olarak onların   en  iyi  koşullarda  yorulmadan,  yıpranmadan,  kendi  evlerinde  gibi  işlerini  yapmalarını  istedim. Bir  tabloyu  tamamlamak  için  gözlerim çift  görecek  kadar  yorulmuşken verilen  bir  fincan  çay  için  elini  öptüğüm  de  oldu,  evine  kadar arabamla  götürdüğüm  de. Asla  yaptıkları  işi  kendi  işimden  daha  değersiz  görmedim.  Hak  ettikleri  ücretleri  fazlası  ile  verdim. Yapı  olarak  insanlara  emir  verebilen, katı  ve  kuralcı  davranan  biri  olmadığım  için  bazıları  ile ilişkilerimde  hayal  kırıklığı  yaşadım. Örneğin birinin, kendisine  benim  kadar  değer  vermeyen,  neredeyse   acımasızca davranan  başka  biri   için  canla  başla  çalıştığı  halde, bizim  evde   yapması  gereken  işleri geçiştirdiğini  gördüm  kaç  kez. Diğer işvereni  benim  akrabam olduğu  için  bu  durumu  gözlemlemiştim.  Bir  başkası çok  sigara  içen,  çok  konuşan  bir  hanımdı. Sağlığı  için  kaygılanıp defalarca  uyarmıştım.  Yine  bir  başkası  soframa  buyur  ettiğim  zaman  hayret  etmiş,  şimdiye  dek  hep  ayrı yedirildiğini  söylemişti. Onlarla  birlikte en  az  onlar  kadar  iş  yaptığım bile  olmuştur.
Kimi  görgülü  ve  gururlu,  kimi  fırsatçı,  kimi  sessiz,  kimi ağzı  kalabalık  kadınlardı. Hepsinin kendine özgü  öyküleri,  çıkmazları, umutları, handikapları vardı.   Emeği  ile  para  kazanan, çoluğu  çocuğu  için  bu  ağır  işi  yapan, eğitimi, sosyal  güvencesi olmayan, çoğu  kez bir  iş  makinesi  gibi  görülen bu  kadınlara  saygı  duyuyorum.
İz  bırakanları  sık  sık  anarım. Hala iletişim  kurduğum görüştüklerim  var. Örneğin Huriye.
Onu yeni  taşındığım, lisansüstü  diplomamı  almak için sabahlara  dek  çalıştığım   ve  sık  sık  uçak  yolculuğu  yaptığım  günlerde  buldum.  Umudu kesmişken, hızır  gibi  yetişmişti. Üstelik  insan  olarak  da, çalışan olarak da,  aradığım  tüm  özelliklere  sahipti. Henüz  tam  yerleşilmemiş  bir  evle, tuğla  gibi  ders  kitapları  ile  ve   tanımadığım  bir  çevre   ile eşimin  yurt  dışı iş seyahatleri  yüzünden tek  başıma  boğuşuyordum  o  günlerde. Ev  yuvaya  dönüşmemişti bir  türlü. Yerleşmeyi  yalnız   başıma  başarmam  olanaksızdı.  Pazar  yerinde  süt  aldığım  köylü  kadına  çekinerek  sormuştum; ” evde  çalışacak  bir  hanım  arıyorum”  diye..Şöyle  bir  süzüp,  buralarda  zor, bizim  zenginlerin  kendi  beslemeleri  var, gine  de  soralım  bakalım,  ”Sen  kimin  nesisin? Necisin?”  diye  bir  güzel  sorguya  çekmişti. Evi  de  tarif  edip bir  daha  kimseye  sormamıştım.  Zaten  tanımıyordum  kimseyi.  Beş  altı  gün  sonra kapım  çalındı.  Güneşten  kızarmış,  yuvarlak  yüzüyle,  kaşları  hafif  çatık  güzel  bir  köylü  kadın vardı  kapıda.
-Melek  abam yolladı  beni..
diyordu.
Melek kim?
diye  sordum.
-Pazarda  süt,  peynir  satar. Yukarı  köylüyüz  biz. Ev işine  hiç  gitmedim  ben amma  eyi  bilirim  temizliği.
İşte  öyle  tanıdım  Huriye’yi. Meğer  ne  çok  çekinmiş, ”Ahlaklı iyi  insanlar  mı?  Evlerine  girip  onların işçisi  olacağım,  ya  yaramaz  insanlarsa ? Gaçar  giderim  o  vakit” dediydim ,  diyor.
Huriş’i  size  anlatmak  isterim.
Can  kız; emeği ile,  dürüstlüğü  ve  gururu  ile  bizi  kendine  hayran  bırakan küçük  anne, kız  kardeşim  olsan  seni  ancak  bu  kadar  sevebilirdim.
Kategorisi Huriye

24 Nisan 2011 Pazar

İnsanlık Anıtı yıkılsa ne olur, yıkılmasa ne olur…İnsanlık yerlerde sürünüyor zaten.

Hani  şu başbakanın ”ucube” diye nitelendirip  yıkım  talimatı verdiği  heykel    bu  olayla yine  gündeme  gelip  oturdu.

Ressam Bedri Baykam,  dün Beşiktaş Kültür Merkezi’nde  bir  toplantıya katıldı.
Bedri Baykam’ın   da  konuşmacı  olduğu  toplantı, sanatçılara yapılan  baskılara  karşı  bir  duruş  amaçlı  bir toplantıydı. Atatürkçü  söylemleri  ile  dikkati  çeken  sanatıçının AKP karşıtı  olması  bazı  çevreleri rahatsız  ediyordu.  Toplantı  çıkışı saldırıya  uğrayan ve  bıçaklanan  Bedri  Baykam’ın  kimseden yardım  alamaması inanılır  gibi  değil. Olay  sonrası  kendi  çabaları  ile  ve  yalnızca  bir  bayanın  yardımı  ile  hastaneye  ulaşabilen  sanatçıya  yardım  edilmediği  gibi, bir  gazetenin  Facebook  sayfasında  yayımlanan  yorumlar  gerçekten  insanlığın yerlerde  süründüğü  bir  toplumda  yaşadığımızı  gösteriyor.
Geçmiş  olsun  Bedri  Bey.

31 Ağustos 2010 Salı

Genlerle İlgili Anne Sevgisi Eksikliği-Kimerizm

Küçük yaşta  annesini  kaybeden  hatta  hiç  annesini  görmemiş, tanımamış insanlar  var. Parçalanmış  aileler  nedeni  ile  annesinden uzak  kalmış olanlar  da var.  Annesizliğin  ne  demek  olduğunu onlara  sormak  lazım. 


Bir  de  çocuğu ile birlikte  olduğu  halde sevgi  duyamayan  anneler  var ki, bu apayrı  bir konu. Bu  konu  ile  ilgili  yapılan  bilimsel  araştırma  sonuçlarından  söz  eden  bir  yazı  okudum.


NE İÇGÜDÜ NE HORMONLAR...ANNE SEVGİSİNİN DOZU GENLERLE İLİNTİLİYMİŞ
Prof. Dr. Demirhan şöyle devam ediyor:
ÇOCUĞUNU SEVEMEYEN ANNELER VAR
  “Dünyaya getirdiği çocuğunu sevemeyen, hatta nefret eden anneler var. Böyle bir anneye doku testi uyguladık. Bütün dokulardan örnekler alarak DNA’larını karşılaştırdık. Annenin kimerik olduğu, yani kimerizm gösterdiği ortaya çıktı. Kimerizm, döllenmiş iki yumurtanın birleşmesi ve ikiz yerine tek bebeğin doğması sonucu ortaya çıkıyor. İki yumurta birbirine temas ediyor, yumurta zarları eriyor ve iki yumurta birleşip tek bir beden içerisinde farklı DNA ve farklı iki ikize ait olan organ ve dokuları bulunduruyor.”

GENETİK YAKINLIK UZAKLAŞTIKÇA SEVGİ AZALIYOR
“Bu durum sonucunda dünyaya gelen bebek kadının doğmayan ikizinin DNA’sını taşıyabiliyor. Dolayısıyla anne doğurduğu çocuğun biyolojik annesi olabiliyor ama gerçek genetik annesi olmuyor. O bebek ikinci ikizine ait olan yumurtalıkta geliştiği için anne onu reddediyor. Genetik birliktelik ve birebirlik olmuyor; yani genetik yakınlık uzaklaştıkça sevginin dozu azalıyor.”


PSİKİYATRİK VAKA DEĞİL
“Bu durum ilk bakışta psikiyatrik vaka olarak düşünülüyor. Kesinlikle hepsi psikiyatrik vaka değil. Hamilelik sırasında annenin geçirdiği ya da doğum sırasında çocuğunun karışması gibi çeşitli travmalara bağlı olarak değil, kısacası reddetme duygusu değil.

Şöyle bir gerçek var ki: Bu durum hem anne için, hem de bebek için zor ve her ikisinde de ruhsal sorunlara yol açıyor. Anne kendine sürekli ‘Neden sevemiyorum?’ sorusunu sorarken, çocuk da sevilmediğini hissederek anneden uzaklaşıyor.

Bu tür annelerin mutlaka genetik analizleri yapılarak kimerik olup olmadıklarının ortaya çıkarılması gerekiyor. Daha sonra psikiyatrik tedavi almaları gerekiyor. Kimerik annelere ücretsiz danışmanlık veriyoruz Sonuç olarak anne bunu kabullenerek, çocuğuna ısınabiliyor ve ömür boyu depresyon ilaçları kullanmak zorunda kalmıyor.”



İşte  böyle zor  bir  durum. Çocuk  için de anne için de...


Anne sevgisi eksikliğinin yol açtığı "sevgi açlığı" erkek ve kız çocuklarda aynı şekilde kendini göstermekte; ilgi ve sevgiye muhtaçlık  fakat kendisine yönelen hiçbir sevgiden  tatmin olamama. Anne sevgisinin önemi bu kadarla da kalmıyor. Çocukluk çağında anneden yeterince ilgi ve sevgi görememiş gençler yetişkinlik çağında "sevme engelli" olma riski ile karşı karşıya bulunuyorlar. Kimerik annelerin durumu ise kolay değil.       Sonuçta  az çok bilgilensem de  bu konuda merak ettiğim hususlar  var. Kimerik bir annenin  birden  çok çocuğu varsa, tüm çocukları  için geçerli mi  bu hastalığın etkileri? Yani her  çocukta genetik yanlışlık ortaya çıkıyor mu ?  Bir  de  aralarında  hiç kan bağı  olmadığı  halde  evlat  edindikleri  bebekleri canından  çok seven annelik eden  kadınlar var. Bunların  durumu  sadece  psikolojik annelik  özlemi  midir? Elbette bana göre sevgisiz  öz  anneden  daha muteber  böyle  anneler.  Ve  ne yazık ki, çevremde sevgisiz  anneler var. Kimerik olup  olmadıklarını  bilmesem de, gördüğüm kadarı ile sevgisiz  annelerin, fiziksel  bakımını  yapsalar  bile   ruhsal olarak çocuklarına  ne  denli  zarar  verebildiklerini, onları  nasıl  yaralayıp  sorunlu,  özgüven eksikliği olan bireylere  dönüştürdüklerini biliyorum.